>Can Kozanoğlu Röportajı/2002 #3

>

Can Kozanoğlu Röportajı/2002 #1
Can Kozanoğlu Röportajı/2002 #2
İnternetle beraber artık maçları sadece hafta sonlarında değil, tüm hafta yaşıyor taraftar, email’lerde, forumlarda fikirler uçuşuyor 7 gün, 24 saat…
C.K.: Eskisi kadar takip etmiyorum. Çok fazla tekrar oldu ve sıkıcı hale gelmeye başladı. Türkiye’de aslında futbol muhabbeti kendini çok fazla tekrarlıyor. Futbol zannedildiği kadar derinliği çeşitliği olan bir şey değil. Bir oyun… Gidiyoruz, izliyoruz, seviyoruz futbolu, o kadar. Çok fazla derinliğine, ayrıntısına, kesmesine, biçmesine, analizine falan girdiğin zaman tekrarlamaya başlıyorsun. İki tür tekrar var. Ruh, kimlik muhabbeti, bir de… Mecburen neye düşüyorsun: Nostalji… Nostaljinin, eskinin güzelliğinin yüzde 99’u yalandır, futbolda da yalan. Müziğin de eski güzel günleri yalandır, İstanbul’un da eski günlerinin güzelliği yalandır, Türkiye’mizin de eski güzel günleri yalandır!
70’leri konuştuk biraz evvel. Yalan mıydı hepsi?:)
C.K.: O dönemi doğru anlattım da, yalan versiyonu şu: Küfür yoktu, karşılıklı sevgi saygı vardı, bütün futbolcularda bir forma aşkı vardı, herkes forması için oynardı, şöyle efsane futbolcularımız vardı… Farklılaşmalar var, değişimler var, benim daha çok özlediğim yanları var ama “o eski güzel günler” yoktu “o eski farklı günler” vardı.
Fenerbahçe’nin geçen yılki şampiyonluğunun çok önemli olduğunu söylemiştin bir sohbetimizde…
C.K.: Tüm Fenerbahçe camiası, geçen sene şampiyonluğa öyle bir şartlanmış ve özlemiştik ki, ve o kadar istiyorduk ki, geçen yıl şampiyon olamasaydık hakikaten çok büyük bir çöküntü olacaktı. Psikolojik çöküntü, takımda teknik çöküntü, camiada çözülme, parçalanma… Her bakımdan son derece zor bir döneme girecektik. 26 yıldır aralıksız tribündeyim. Her sene şampiyonluğu istedim, ama hiç bu kadar istediğimi, krizlere girdiğimi, delirdiğimi hatırlamıyorum.
Fenerli olmayı açsana biraz…
C.K: Bir, öylesine Fenerli olanlar, bir de harbi Fenerli olanlar. Harbi Fenerli olmak hakikaten bir hastalıktır! Ben içerden baktığım için belki de bana öyle geliyor. Yani hiçbir zaman Galatasaraylılar, Fenerlilerin Fenerli olduğu kadar Galatasaraylı değil gibi geliyor. Hastalık derecesinde bağlılık sadece Fenerbahçelilikte oluyor gibiymiş geliyor bana. Demiyorum ki diğer takımların çok fanatik, ruhunu vermiş, kafayı sıyırmış taraftarı yok; ama Fenerbahçelilik bana başka bir şey gibi geliyor.
Fenerbahçelilerin yeri geldiğinde şiddete dönüşen takımlarına olan bu tutkusu için ne diyeceksin?
C.K.: Son zamanlarda dikkatimi çeken bir şey var. Fenerbahçeliler, Galatarasay ve Beşiktaşlılar ile tartıştıklarının beş katı kendi aralarında tartışıyorlar. Genel ortama bakıyorum, hep gözüme birbirleri arasında tartışan Fenerbahçeliler geliyor. “Aziz Yıldırım ne kadar iyi, ne kadar kötü?”, “Lorant’ın gelmesi iyi mi oldu, kötü mü?”, “Yusuf bu takımın en iyi futbolcusu mu, en kötü mü?” Biz durmadan birbirimizle tartışıyoruz. İşte bu yüzden kulübün içinde bir türlü huzur olmuyor.
Niye Fenerbahçe’de bu oluyor?
C.K.: Kulüp içerisinde bazı gruplar çıkar ilişkileri içinde böyle tartışmalara girebilirler ama hiçbir çıkar ilişkisi olmayan insanların internet ortamında nasıl birbirlerine girdiklerine bakarsan, Fenerbahçe’nin ruhundan gelen bir şeymiş bu, sonucuna varıyorsun. Bu aşırı tutku, Fenerbahçe’yi, Fenerbahçeli ile bile paylaşamama, Fenerbahçe’nin doğrusunu yanlışını Fenerli ile bile tartışamama gibi bir durum getiriyor ortaya… Mesela Fenerbahçe tribünleri kendi içinde en fazla kavga çıkan tribünlerdir. Her maç mutlaka bir kavga çıkar.
Bu tutku zararlı olmuyor mu Fenerbahçe için?
C.K.: Hatta bu bazen, ayı yavrusunu severken öldürürmüş noktasına da geliyor. Ama o tutkuyu da paylaşmak da çok güzel bir şey, birbirimizle kavga da etsek, maalesef bazen takıma zarar da versek de…
Anlattığın Fenerbahçelilik hali ile “tam destek hep destek” sloganının ömrü kısalmıyor mu
C.K.: Kalıcı olup olmayacağını bilmiyorum, ama kolay yara alabileceği son biriki ay içinde görüldü. Her şeye rağmen, geçmiş yıllarla kıyaslarsanız Fenerbahçe’nin geçen sezon üst üste aldığı yenilgiler sonrasında gösterilen tepki, eski başarısızlıklar sonrasındaki tepkiyle kıyaslandığında azalmış gibi görünüyor. Eskiden bir beraberlik, arkasından bir mağlubiyet; futbolcular dövülürdü, hoca anında kovulurdu. Bu sezon ne oldu? Biriki defa Açık’tan Mustafa Denizli sesleri yükseldi gitti, biriki homurtu çıktı ama bu sezon her şeye rağmen tribünden sahaya yansıyan bir olumsuzluk olmadı. Şunu da kabul etmek lazım, bu “hep destek tam destek” bir noktaya geldi, “Mustafa Denizli’ye destek veriyor muyuz, vermiyor muyuz”a geldi. Bu destek Antu’nun dışında da yoktu. Çengelköy’deki sıkı Fenerbahçeliler mesela… Hiçbiri Fenerbahçe’yi sevmiyordu, “Denizli”ye rağmen şampiyon olduk” diyorlardı. Antu’daki destek aslında taraftarın çoğunluğun ruhunu yansıtan bir şey değildi. Desteğin ne olduğunu ve ne anlama geldiğini tanımlaman lazım. “Her maça giderim, 90 dakika boyunca tezahüratımı yaparım, mağlup da olsa futbolcuma küfretmem”. Tamam, bu taraftarın asli görevi. Böyle algılıyorsa doğru. Ama “hep destek tam destek”çi bazı arkadaşlarımızın algısı da şu: “Yönetim ne yaparsa yapsın, yönetim sıfatını taşıdığı sürece onu desteklerim. Hocam ne yaparsa yapsın, istifa edene ya da görevden alınana kadar onu desteklerim, çünkü hocamdır”. Şimdi böyle, yani eleştiriyi sıfırlamak gibi mantık da olmaz. Benim de çok rahatsız olduğum bazı söylemler var internet ortamlarında: “Sayın yöneticilerimiz yapmışsa doğrudur” diyor adam! Çok aklı başında bir adam aslında; tanıyorsun, biliyorsun adamı. Tamam, ben gidip de çok önemli bir maçın ortasında “Yönetim, istifa!” diye bağırıp takımın içine etmem. Bu geri zekâlılık, hayvanlıktır. Ama benim yöneticimin her yaptığı da doğru değildir. Benim yöneticim Allah değil, peygamber değil, ben de onun kulu değilim. Bazıları bu tam desteği, “Fenerbahçe ile başlayan bir unvan taşıyan hiç kimse, bu unvanı taşıdığı sürece eleştirilemez” diye algılıyor. Bu destekçilik değil, başka bir şey. Şöyle bir durum var tam destekçilerde: “Şu anda takımı eleştirmeyelim, daha sezon başı. Şu anda takımı eleştirmeyelim. Neden? Sezonun kritik zamanı. Eleştirmeyelim, takımın iyi zamanı. Eleştirmeyelim, takımın kötü zamanı, bir de biz kötüleştirmeyelim. Şimdi transfer zamanı, şimdi kongre zamanı…” O eleştiri zamanı hiçbir zaman gelmiyor. Peki, bunun yeri ve zamanı neresi? Bunun Türkiye’deki futbol kulüplerine ve Fenerbahçe’ye özgü bir söylem olmadığı açıktır. Türkiye’de her zaman şu vardır benim çocukluğumdan beri: “Ya, bu ülkenin çok sorunları var ama Türkiye çok kritik bir dönemden geçtiği için bu dönemi atlatalım, sonra” derler. 40 yaşına geldim, o “kritik dönem” hiç bitmedi! “Ülke olarak çok hassas bir dönemden geçtiğimiz şu günlerde…” olayını ben çocukluğumdan beri bilirim. O hassas dönem bitmez…
Peki, taraftar tepkisini nasıl koyacak ortaya?
C.K.: Şimdi çok daha fazla mecra var. İnterneti kullanabilirsin. Grup halinde gidip yönetimle konuşabilirsin, dernek olarak bir bildiri yayınlayabilirsin… Sonuçta belki bunlar çok etkili kanallar değil, ama etkisiz kanallar da değil. Takımın 90 dakika sahada olduğu an bu tepkinin asla olmayacağı yerdir. İşin zor olan noktası bu. Tepkiyi nerede vereceksin? Tribünde… Tribünde de maç esnasında oluyorsun. Stat negatif elektrik taşıdığı zaman, o elektriği futbolcu da alıyor. Bu da futbolcuları öldürüyor. Fenerbahçe’ye gelmiş öyle futbolcular var ki… Mesela Halil İbrahim kötü bir futbolcu muydu?.. Erkan iyi bir futbolcuydu. İlker iyi futbolcuydu. Boliç mesela… Rıdvan şöyle bir şey söylemişti onun için: “Türkiye’nin hangi takımında oynarsa gol kralı olur ama Fenerbahçe’de tribün kredisi bitmiş ve adam asla rahatlayamayacak.”. Adam hakikaten de asla rahatlayamadı.
Yusuf var mesela şimdi o konumda…
C.K.:Yusuf u tutanlar da var ama çok az. Ben Yusuf u çok seviyorum, çünkü sonuçta Ali Güneş’i seviyorum mesela. Bugünün futbolunda Ali Güneş’ler olmazsa asla şampiyon olamazsın ben Yusuf un bir tek hareketini seyretmeye gidiyorum. Yani Yusuf bir metrede topu çevirip üç kişiyi katladığı zaman futbolun güzelliği bu.
Lorant’ın gelişi, Oğuz için neler düşünüyorsun?
C.K.: Belirli kalıplar vardır ya, yok “Soyadıiç’li olmasın”, yok “Alman olmasın”… Ben adamın ismine bakmam. Ama adını duyduğum zaman da çok sevindim desem yalan olur… Performansını göreceğiz. Oğuz şimdi “Denizli ile beraber gitmeliydi” diye eleştiriliyor. Oğuz gitseydi, bu kez “Denizli gitti, takımı çalıştıracak kimse kalmadı, yüzüstü bıraktı” olacaktı. O doğrusunu yaptı ve geçen yıldan bu yana takımın yükünü çekti. Bu Oğuz’un karakterinden kaynaklanan bir durum. Bu dışarıya fazla yansımadı.
Oğuz’u Fenerbahçe’nin geleceğinde tek adam olarak görüyor musun?
C.K.: Görüyorum ama teknik direktör olarak biriki yıl içinde değil. Ben Fenerbahçe’nin geleceğinde Oğuz’u da görüyorum, Aykut’u da görüyorum, Rıdvan’ın bir gün tekrar deneyeceğini de biliyorum.
Teknik taktik pek konuşmazsın genelde…
C.K.: “Defans şöyle olsun, teker teker işte şu adamlar olsun” diye kafamda kurarım ama taraftar olarak bunun muhabbetini yapmam. Şu sistembu sistem muhabbeti yapmam ben. Olana bakarım, onun üzerinden bir şey düşünürüm. Denizli ile son 23 maçta Fenerbahçe yakalamıştı bunu. Eskinin bastıran Fenerbahçe’si, girse de girmese de 5 dakikada 10 pozisyona giren, ah vah ettiren… Denizlispor kupa maçının ikinci yarısı son 2 yılın en iyi birkaç futbolundan biriydi. Girmedi ama… O gün ödül töreni vardı. Simavi Ödülü almıştım. Törene gitmedim, maça gittim. Bir de Denizli’ye yenilince gel gör rezaleti… Yüz defa daha ödül, yüz defa daha Fenerbahçe’nin maçı olsun, yine her seferinde Fener maçına giderim…
Futbol yazmayı bıraktın mı “Bu Maçı Alıcaz’dan sonra?
Çok da fazla söylenecek şey yok aslında. Yazsam tekrara düşeceğim, bir… İkincisi, yazmaktan sıkıldım, özellikle futboldan sıkıldım. Bir de özellikle futbolun o kadar çok kurcalanacak bir şey olmadığını düşünüyorum. Çok fazla kurcaladığın zaman işin zevki de kaçıyor. Maçıma gidiyorum, Fenerbahçe’nin internet sitelerine çok nadiren yazılar yazıyorum. Bu da makale falan değil, forum alanlarında. Futbolla ilgili kafamda başka sorular var, cevaplarını şimdilik kendime saklayayım. Futbolun büyüsünü korumaya çalışıyorum açıkçası. Fenerbahçe’nin büyüsü kaçmaz da, futbolun büyüsü kaçabilir. Böyle bir risk olduğunu gördüm. Bir de şöyle bir durum var: Bir sürü şeyi de kendimi sıkarak yaptım. Biraz daha objektif olmak, biraz daha olanı birebir yansıtmak… Ben tutup maç yorumu yazmadım mesela. Benim görüşlerime göre bu terbiyesizlik olur. İki tür terbiyesizlik olur, ya “Ağzına sı.ayım, bilmem ne” diye düşünerek yazının başına oturup “sarılacivertliler” diye yapay yazı yazmak, ikincisi ise doğrudan “sarılacivertliler” diye yapay yazı yazmak, ikincisi ise doğrudan “Ağzına sı.ayım” diye bir yazı… Bu daha ağır bir terbiyesizliktir. Bir de üçüncü bir terbiyesizlik var ki, en ağırı bu bence. Cool bir yazı yazan, çok entelektüel bir insan olarak dışarıdan yorum yapıyorum gibi fanatizmini allayıp pullayıp sunmak. Bunu yapan çok fazla insan var. Taraftarsan, o fanatizminle onu taraftar dilinde yaz. Hakikaten entelektüel faaliyet göstermeye, analiz yapmaya çalışıyorsan da kendini o fanatizmden sıyırmaya çalış. Kör fanatiklik hiç kötü bir şey değildir, ama o kör fanatikliği entelektüel insanın objektif analizi diye sunduğun zaman, al onu g.tüne!.. Hele bir de (onlardan biri olmak istemediğim ve korktuğum için) insanın uzaktan g.t dediği birinin durumuna kendisini düşürmesi de hoş bir şey değil. Bu risklere karşı uzak kaldım. Şu aralar nasıl ama biliyor musun? Size kaç tane rakip dergi çıkartmak isteyen, internet sitesi kuran, futbol üzerine yazılar yazan, futbol üzerine yazılar yazan, futbol üzerine tez yazan, kitap hazırlayanlar var… (son)

4 responses to “>Can Kozanoğlu Röportajı/2002 #3

  1. >Fikir adamı olmak farklı bir şey.. Röportajda çok mantıklı gelen şeyler de oldu bana, çok saçma gelen şeyler de.. Bana mantıklı gelen başkalarına anlamsız, bana saçma gelen de başkaları tarafından çok olumlu bulunmuş da olabilir mesela.. Ama işte fikir adamı olduğunuzda başkalarına anlamsız gelen şeyde bile düşündürürsünüz.. Öyle bir röportaj olmuş bu da, alıp okutuyor baştan sona kendisini..

  2. >o hassas dönemler hiç bitmez…harbiden bitmez!

  3. >her taraftar kendi takımını da, takıma olan bağlılığını da bambaşka sanıyor… bu tıpkı herkesin kendi okulunu, sınıfını hababam sınıfı sayması gibi bir şey:)galatarasay taraftarı ile fenerbahçe taraftarı arasında büyük çizgilerle bir profil farkı yok, fenerli ne kadar seviyorsa, galatasaraylı da o kadar seviyor, küfrediyor, gülüyor, ağlıyor…bir farktan bahsedeceksek bu fark beşiktaş’ta ve taraftarında var… çünkü beşiktaş semt takımı, bizim mahallenin takımı… beşiktaş’ta geçti çocukluğumun bir kısmı, sarı fırtınaları toprak sahada izledim… süleyman seba’nın sigarasının dumanını uzaktan uzağa takip ettim… tabi o zamanlar kazan’da çarşı da beşiktaş taraftarı da daha başkaydı, daha insancıl, daha bir nasıl desem komün gibi… şimdi çok değişse de bunu en çok koruyan yine beşiktaş’tır kanımca…ama yine de fenerbahçeli olmak bir başka:)

  4. >şu Röportaji süsleyen fotograflara bakiyorum da hey gidi efsane maraton hey.nerden nereye geldi bizim tribunler.tribunlerde en küçük maçta bile eksik olmayan mesalenin,konfetinin,pankartin yerini takim elbiseli,kravatli herifler aldi.yazik valla yazik.

Leave a Reply

Please log in using one of these methods to post your comment:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s